Hayatın günlük akışı içinde sokak epey zamanımızı alıyor; gezmek, hava almak, yemek, içmek, alışveriş yapmak…
Farkında mısınız, son yıllarda hepimizin alışveriş sırasında değişmeyen bir diyaloğu var?
Markette, pazarda, kasapta ya da vitrinine baktığımız mağazada önce fiyatlara odaklanıyoruz. Çoğu zaman aynı cümle dökülüyor ağzımızdan:
“Amma pahalıymış!”
Ardından bir soru cümlesi:
“Neden bu kadar pahalı?”
Tüketen taraftayız. Tepkimiz son derece yerinde… Kazancımıza ve cebimizden çıkacak paraya bakıyoruz. Bütçeyi de bu şekilde dengede tutmaya çalışıyoruz.
Fakat geçenlerde alışveriş yapmak için gittiğim dükkanda, esnafla yaptığım mini sohbet şu soruyu aklıma getirdi:
Ben ve benim gibiler hep kasanın önündeyiz.
Ya öbür taraftaki ne yaşıyor? Sitemimizi yaptığımız hep o oluyor.
İyi de o, derdini kime anlatıyor?
Seferihisar’da bakkaliye ve açıkta kuru bakliyat satan bir mekan var. Bakkaldan hallice… Üç harfli marketlere cesaretle direnen bir esnaf.
Sahibi Hasan. İki oğlu da yanında.
Geçen gün basmati pirinç, bulgur, fava yapmak için kuru bakla almaya uğradım.
Hoş geldin…
Hoş gittin…
Sonrası malum:
“Nasıl keyifler?”
Keyifler denilen aslında işler.
Hasan’ın sakin tonda, kendini yükseltmeden anlattıkları son yıllarda duyduğum milyonuncu kez yakınmalardan farklı değildi.
Farklı olan taraf bu kez rakamlar konuşulmuyordu. Hayatın içinden soru ve kıyaslamalar vardı:
“Artık dükkânı çevirmekte zorlanıyorum,” dedi.
Vergiler…
Çalıştırdığı deprem mağduru iki genç kız.
Onların giderleri…
Artan maliyetler…
“Kazanıyor gibi görünüyorum, ama elimde kalan bir şey yok.”
Siparişlerimi hazırlarken kurduğu cümleler aklımdan çıkmadı.
Hasan, “Düşünüyorum da,” dedi, “kırk yıldır bu işi yapıyorum. Yıllar içinde kazandığım malı mülkü bu dükkânı ayakta tutmak için harcamamış olsaydım, çocuklarıma bırakacağım servet onlara yıllarca yeterdi. Her gün restorana gitseler, her gün meyhaneye otursalar kolay kolay bitmezdi.”
Abartıyor muydu?
Devam etti.
“Bugün elimde sadece oturduğum ev var. Bir de oğlanlardan birine aldığım ev. Diğerlerini, bu dükkânı yaşatabilmek için sattım.”
Bu kişi bir yıldır esnaflık yapan biri değil. Beş yıllık da değil. Aynı sokakta dile kolay kırk yıldır kepenk açan biri.
Gözlerime bakıp o soruyu sordu:
“Yanlış nerede?”
Asıl mesele bu olabilir mi?
Üretici emeğinin karşılığını alamadığını anlatıyor.
Esnaf kazanamadığını söylüyor. Tüketici uçuk etiketlere isyan ediyor.
Çalışan paranın yetmediğini haykırıyor.
Ve bunların hepsi aynı ekonomi sistemi içinde yaşanıyor. Herkes şikayet ediyorsa, mutsuzsa, geleceğinden endişe duyuyorsa;
gerçekten yanlış nerede?
Kırk yıl boyunca çalışan bir insanın kendisini geriye gitmiş hissetmesinde mi?
Ya da…
Üretenin, satanın, tüketenin aynı anda zorlandığı bu ekonomik düzende mi?
Meselenin omurgasına gelecek olursam:
Bizlerin, bilinç olarak sayılardan ibaret etiketlerin ötesine geçmemiz gerekiyor.
“Neden bu kadar pahalı?” sorusunun cevabını ararken, kasanın öbür tarafındaki hikayenin de farklı olmadığını görmeliyiz.
Yanlış olan ne ben ne esnaf Hasan! Bana kalırsa yanlış herkesin aynı soruyu sorduğu bir ortamda, bu düzene hâlâ her şey yolunda denilebilmesinde.
18 Ağustos 2026

Yorum Yaz