Yetmiş iki saat boyunca haber almama hakkımı kullandım.
Bilerek, isteyerek…
Beni şöyle bir düşünce almıştı:
Haber dinlemezsem, okumazsam, ülkede ve dünyada olup bitene bakmazsam,“Kendimi nasıl hissederim?” diye kafa yordum.
“Bedenim, kafam, ruhum nasıl etkilenir?” diye düşündüm.
Merak ettim.
Kendime bir test uyguladım.
Adına da ‘Bilinçli Habersizlik Deneyi’ dedim.
Habersizlik orucuna pazartesi öğle saatlerinde başladım.
Bugün, perşembe günü öğle saatlerinde haber perhizini noktaladım.
Bu süre içinde Türkiye’de yaşanan hiçbir olaya bakmadım.
İnan!
Göz ucuyla bile…
Yanımda haber konuşmaya başlayanları da susturdum.
“Anlatmayın, duymak istemiyorum” dedim.
Parmaklarım alışkanlıktan olsa gerek birkaç kez X’i tıkladı.
Hemen kapattım.
Bakmadım.
Bu arada bir arkadaşımdan ricada bulundum.
Dedim ki:
“Önemli haberleri benim için not al. Ama perşembe öğlene kadar bana söyleme.”
Sağ olsun, beni kırmadı.
Bugün de listeyi iletti.
Meğer yine ne çok şey olmuş!
Araştırmacı gazetecilikle nam salan iki isim tutuklanıp, cezaevine konmuş.
İktidar tarafı bildik bir gazeteciye tazminat davası açmış.
Miktar da epey yüklü.
Muhalif bir televizyon kanalının X hesabına da erişim engeli getirilmiş.
Bir avukat mafya tarafından tehdit edilmiş.
“Hayatım tehdit altında” diyor.
Muhalefetten bildik bir siyasetçinin iki oğlu ve eski karısı tutuklanmış.
Soruşturma vekil olan babaya da uzanabilir.
Fon krizi soru işaretleriyle dolu.
Ekonomi üzerine yayın yapan ulusarası bir yayın kuruluşu, riskin aylar öncesinden bilindiğini iddia etmiş.
Hatta ABD menşeli ünlü bir finans kuruluşunun da krizden önce elindekileri sattığı yazılıp çiziliyor.
Dillendirilen para:
“8 milyar lira” deniyor.
Doğru ise, bu para geri gelir mi?
Gelmez.
Yine bir kadın öldürülmüş.
Azebaycan’la, Mısır’la gerginlik yaşanıyor.
Orta doğu yine çok karışık.
Fransa’da olaylar sürüyor.
Milli takımda hoca değişmiş.
Uzayıp giden bir liste var elimde.
Bunlar yetmiş iki saatte yaşandı.
Ve ben bunların hiçbirini bilmeyerek vakit geçirdim.
Geleyim bendeki değişikliğe.
Asıl merak ettiğim buydu.
Açık açık söyleyeyim:
Kafam çok rahattı.
Mutluydum.
Gündemden süreli de olsa el etek çektiğim için ülke bana çok güzel geldi.
Ama…
Listede yazılanların ayrıntılarını okudukça ne oldum biliyor musun?
Yine kafam şişti.
İçim daraldı.
Umutsuzluk duygusu geri geldi.
Üç gündür kendimden uzak tuttuğum ne varsa yine karşıma dikildi.
Burada soru belli:
Peki, hangisi doğru olan?
Habersiz kalmayı bir yaşam biçimi haline getirip huzurluymuş gibi yapmak mı?
Yoksa…
Her günün her saati olan bitenden haberdar olup sinir harbi içinde olmak mı?
Şunu net ifade edebilirim.
Vallahi haber okumadan asla olmuyor.
Bunu anladım.
Ama…
Haber yoğunluğu ve çoğunlukla olumsuz içerikler insana kendini iyi hissettirmiyor.
Düşünmeye…
Anlamaya…
Yorumlamaya bile yetişemiyorsun.
“Yeter be!” diyorsun sonunda.
“İzlemeyeceğim, okumayacağım.”
Fakat bu da iş değil.
Ben okumasam da tutuklamalar sürüyor.
Ben bilmiyorum diye öldürülen o kadın hayata dönmüyor.
Haberleri izlemiyorum diye dolandırıcılık bitmiyor.
Zır cahil halim bana huzur getirse de sorunlar çözülmüyor.
Sadece olan şu:
Yaşananlardan benim haberim olmuyor.
Meselenin omurgasına gelecek olursam…
Habersiz kalmayı kendim istedim.
Acaba diyorum:
İktidarın istediği de insanları böyle haberden soğutmak olabilir mi?
Sorgulaması yeterince yapılmayan bir düzen mi kurulmak isteniyor?
Bilmiyorum.
Bilemem.
Kanıtım da yok.
Ancak…
Yeterli gördüğüm aklımla olası sonuçları hesap edebilirim.
Az okuyan.
Az bilgisi olan.
Fikri olmayan.
Hesap sormayan bir toplum.
Düşünsene.
Böyle bir kalabalığı yönetmek kolay olmaz mı?
Bence çok kolay olur.
Geçen üç günde rahattım.
Nedenini şimdi iyi anlıyorum.
Çünkü bir şeylerin canımı sıkmasına izin vermedim.
Şimdiyse?
Öncesi kadar keyifli değilim.
Eski moda dönüş yaptım.
Ama…
Bir farkla…
Nihai kararım şu:
Haberdar olmaya devam edeceğim.
Ne var ki kafayı fazla takmayacağım.
Olup biteni bileceğim.
Kendime de nefes alacak geniş bir alan bırakacağım.
Ve seçim sandığının bir an evvel gelmesini bekleyeceğim.
22 Ekim 2026

Yorum Yaz