Büyük umutla gelmiştim yine İstanbul’a.
“Bu kez kazanırız” diyordum.
Sağlık olsun.
Bunu demeye artık alıştım.
Sonuçta Fenerbahçe sevgisi benim için skorla ölçülmüyor.
Birazdan okuyacakların, tutuğum takım üzerine bir anlatı değil.
Maçın ertesi sabahıyla alakalı.
Yüzlerine baktığım…
Anlamaya çalıştığım İstanbullularla ilgili.
Seferihisar’a dönmek üzere Kalamış tarafından yola çıktım.
Sabiha Gökçen Havalimanı’na ulaşmak için metroyu kullanacaktım.
Yer altındaki yolculuk çok rahat oldu.
Fakat…
Yüzlere dikkatli baktığım hayatlarsa zor görünüyordu.
Saat sekiz buçuk civarıydı.
İnsanlar işlerine yetişmeye çalışıyordu; adımlar hızlı, yüzler donuktu.
Sabahın tatlı telaşı denir ya…
Telaş fazlasıyla olsa da tatlı tarafını ben göremedim.
Soğuk yürüyüşler…
İfadesiz yüzler…
Çoğunun elinde cep telefonu vardı.
Tünel hızlı adımlarla geçilirken gözünü telefonun ekranından ayıramayanlar çoğunluktaydı.
Gülümseyen yetişkin birilerini aradım.
Gençler…
Kadınlar…
Erkekler…
Göremedim.
Aklımda şu tespiti yaptım:
Bu şehirde sanki herkes güne yorgun olarak başlıyor.
Yorgunluğun nedeni ise bitmek bilmeyen düşünceler.
Onlarla uykuya dalınıyor.
Onlarla uyanılıyor.
Belki de kısa süreli olsa uykuda unutuyor.
Dünyada pek çok ülkeye gitme fırsatım oldu.
Tatmin edici sayıda şehirler gördüm.
Oralarda yalnızca binalara, meydanlara, sofralara bakmıyorum.
İnsanları da izliyorum.
Sokaktaki halleri nasıl?
Yüzlerdeki ifadeler ne mesaj veriyor?
Kendilerine ne kadar özen gösteriyorlar?
Nasıl konuşuyorlar?
Çünkü bana göre bir şehrin insanları o şehrin ruh halini anlatıyor.
Mutlu mu?
Tukenmiş mi?
Huzurlu mu?
Endişeli mi?
Sevecen mi?
Soğuk mu?
Elbette gözüme takılan insanların hayatlarını bilmiyorum.
Suretlerden anlayabildiğimi seninle paylaşıyorum:
Durgunluk, donukluk ve yorgunluk…
Tünelin içinde diğerlerine göre çok daha telaşsız yürüyordum.
Birazcık arkamda…
Bir çocuğun koşan adımlarını fark ettim.
Dönüp baktım.
Erkekti.
Ardından annesinin elinden tutan bir kız çocuğu:
“Anneciğim, anneciğim…” diye sesleniyordu.
İzleyerek geçip gittim.
Kalabalıklar içinde yine en mutlu onlardı.
Sonra bir adam beni durdurdu.
Sakalıma ve şapkaya rağmen tanımıştı.
Fotoğraf çekildik.
Belediyeye iş yapan taşeron bir firmadan emekliymiş.
İki çocuğu öğretmen olmuş.
İnşaatta işçi olarak çalışıyormuş.
“Para yetmiyor bu şehirde” dedi.
Yüzlere bakarak anlamaya çalıştığım hayatlar ve hayatın gerçeği:
Yetirilemeyen para…
Vagona bindim.
Bu sefer zayıf, ince yüzlü, kibar bir bey Küçükyalı’da yanıma oturdu.
Sakin sesi ve tebessümlü yüzüyle “Günaydın, hayırlı sabahlar” dedi.
Beklemediğim bir durumdu.
Şaşırdım.
Tanıdı zannettim.
Ama…
Tanımamıştı.
Sekiz yıl önce evlenmiş.
Bir AVM’de çağrı cevaplama bölümünde çalışıyormuş.
Ağırlıklı dinden bahsetti.
Risaley-i Nur’u anlatmaya çalışıyordu.
Kitapçık vermek istedi “Gerek yok” dedim.
Kurtköy’e kadar aramızda süren sohbet hoş geçti:
O dini anlatmaya çalıştı, ben ise dünyayı inançtan çok akıl ve vicdanla anlamaya çalıştığımı…
Birbirimizi çözebildik mi, bilemiyorum.
Yetişebilmek için tüketilen zaman…
Geçinebilmek için verilen zorlu mücadele, İstanbul’da ayakta kalabilmenin vazgeçilmez şatları.
Buna “İstanbulluyum” demenin maliyeti diyorum.
Ve bu maliyet her gün sokaklarda, duraklarda, metrolarda yaşanmaya devam ediyor.
Meselenin omurgasina gelecek olursam…
Gördüklerimden sonra, kendimi bir kez daha verdiğim karardan dolayı tebrik ettim.
İşi bırakıp, tasımı tarağımı toplayarak İstanbul’dan ayrılırken pişman değildim.
Bugün hiç değilim.
Yaşadığım yer bu koca kentle kıyas kabul etmez.
Ancak…
Kolay.
Sakin.
Huzurlu.
Benim hayatımsa kesinlikle donuk değil.
Güneşin doğmasını izleyerek başlayan telaşsız günler…
Basit ama hedefi olan bir yaşam…
Her şeye rağmen, mutluluğu hayatın sade hâlinde aramaya devam eden ben.
İstanbul’a Fener kazansın diye gelmiştim.
Olmadı.
Ama…
Evime dönüş yolumda yaşamım adına ne kazandığımı bir kez daha anladım:
İyi ki bu şehrin insanlarından biri olmayı geride bırakmışım.
21 Ekim 2026

Yorum Yaz