Türk sinemasının karakterli isimlerinden birini daha kaybettik.
Kadir İnanır…
Birçok kişi onun hangi hastalıkla mücadele ettiğini, kaç yaşında aramızdan ayrıldığını, aldığı ödülleri yazacak.
Bunların hepsi elbette önemli.
Ama ben bunları anlatmak istemiyorum.
Ben ise bendeki Kadir İnanır’ı anlatmak istiyorum.
Onu çocukluğumun ve gençlik yıllarımın filmlerinden tanıdım.
Sert ama derininde hüzün taşıyan bakışlarıyla…
O yağız yüzüyle…
Bıçkın, yiğit halleriyle…
Bazen kısacık kestirdiği, bazen de şakaklarına ak düşmüş dalgalı saçlarıyla…
Yeşilçam’ın unutulmaz yıldızlarından biriydi.
Elbette ardında “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Tatar Ramazan”, “Tomruk”, “Yılanların Öcü”, “72. Koğuş” ve daha nice film bıraktı.
Bir sürü de ödül…
Ama benim için Kadir İnanır, “Dila Hanım”daki mangal yürekli Rıza Bey’dir.
Türk sinema tarihinin kült eserlerinden biridir, Türkan Şoray’ın başrolünde olduğu “Dila Hanım”.
Hele o müziği yok mu…
Parçalar yüreğimi.
Defalarca izlemişimdir.
Müziği her duyduğumda tüylerim diken diken olur, gözlerim dolar; tutmasam kendimi koyuveririm.
Filmin iki sahnesi var ki, yıllar geçse de hâlâ yüreğime dokunur.
Vefat haberini duyduğumda “Dila Hanım”ı açtım, yine izledim.
Bu kez tutmadım kendimi, ağladım.
İlki…
O gösterişli salon…
Masalarda oturan kadınlar, erkekler, kadehler…
Burjuva hayatının şaşaası…
Rıza Bey’in garsonu çağırıp orkestraya o unutulmaz Cahit Berkay müziğini çaldırması…
Siyah pantolonu…
Siyah gömleği…
Üzerine giydiği beyaz ceketi…
Yakasındaki kırmızı gül…
Ve ardından ağır ağır piste çıkışı…
Müziğin ritmine bıraktığı beden dili…
Dizini kırıp kollarını açarak ileri geri salınışı…
Her hareketinde asaleti, gururu, yiğitliği ve sevgiyi hissettirmesi…
Sonra başını kaldırıp Dila Hanım’a bakışı…
Dila Hanım’ın silahını doğrultması…
Ve Rıza Bey’in, “Yapma…” der gibi bakışları…
Türk sinemasının en unutulmaz sahnelerinden biridir bu.
Beni her defasında daha çok sarsan bir sahne daha var.
Final…
Her seferinde, “Böyle bitmemeliydi.” dediğim son sahne…
Köy meydanında iki karakterin yeniden bir araya gelmesi…
Artık, “Kavuşuyorlar.” dediğim an…
Fonda yine o efsane müzik…
Mutluluk kazanacak derken, “töre” denilen o acımasız gerçekliğin silahları ateşleyen eller…
İki seven insanın, köy meydanında herkesin gözleri önünde hayattan koparılması…
Her izlediğimde içim burkulur.
“Ah be Necati Cumalı… Neden böyle kanlı bir son yazdın?” diye kızarım üstada.
Orada bedenimi ve ruhumu sarsan sadece iki seven insanın öldürülmesi değildir.
Mutluluğun…
Sevginin…
Umudun…
Kazanamamasıdır.
Ben “Kadir İnanır” denildiğinde bunları hatırlıyorum.
Türk sinemasının artık geri gelmeyecek zarafetini…
Meselenin omurgasınw gelecek olursam:
Ruhu şad olsun.
Mekânı cennet olsun.
Toprağı incitmesin.
Türk sineması bugün büyük bir ustasını kaybetti.
Ama o Rıza Bey hala dansını yapmayı sürdürecek.
Çünkü Kadir İnanır ismi ölmez
27 Haziran 2026

Yorum Yaz