Gazetecinin doğal denetleyicisi bellidir: Okur.
Okur; doğru yazdığına ya da konuştuğuna inandığı gazeteciyi sever.
Eğer kafasına bir kere soru işareti düşerse o yorumcunun, köşe yazarının veya genel ismiyle gazetecinin yüzüne bakmaz; bir daha ne dinler ne okur.
O yüzden bir gazetecinin sırf habercilik faaliyeti yaptığı için yolu emniyete düşmemelidir.
Savcılık, mahkeme salonu hiç olmamalıdır.
Bu girişi neden yaptım?
Burhan Can Terzi, 17 yıllık bir gazeteci. Spor olaylarıyla haşır neşir; geçmişinde Galatasaray muhabirliği var. Şimdiyse, YouTube üzerinden yayın yapan sayısız spor yorumcusu isimden biri.
Burhan’ı polisler aldı. Çünkü hakkında şikayet vardı. Sosyal medyaya, iki polis memurunun arasında götürülürken görüntüsü düştü. Sağlık kontrolü, savcılık derken bir de çıkarıldığı duruşmada derdini anlattı. Allah’tan mahkeme adli kontrol şartı uygulamaksızın serbest bıraktı.
Suçu neymiş diye düşünüyorsunuz!
Sadece bir transfer haberi yapmak!
Kısaca anlatayım:
Spor gazetecisi arkadaş, 15 gün önce Galatasaray’ın alacağı söylenen yabancı bir futbolcunun haberini duyuruyor. Kulüp, haberi yalanlıyor. Burhan iddiasını netleştirmek adına
diyor ki:
“Haberim doğru. Kellemi ortaya koyarım.”
Sonrasında şikayet üzerine kendisi hakkında halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçlamasıyla soruşturma başlatıldı:
TCK 217/A.
Burası gerçekten önemli. Bu maddenin geçmişini hatırlayan var mı?
Yaklaşık dört yıl önceydi. Bu düzenleme biz gazeteciler arasında çok konuşuldu. Dezenformasyon Yasası adı verildi. Kimileri Sansür Yasası yakıştırması da yaptı. Nihayetinde kanunlaştı. İşte o yasa bu yasa. Sonuç bugün ortada; bir öğle vakti polisler gazeteci Burhan’ı evinden alıverdi.
Burada gazetecinin transfer haberini konuşmayacağım. Doğrudur yahut yanlıştır, bunu da tartışmayacağım. Kaynağının sağlam olup olmadığı da umurumda değil.
Derdim başka:
Bir gazeteci ısrarla haberinin arkasında duruyorsa…
Gözaltına alınacak kadar ilerleyen adli bir sürecin nasıl parçası haline gelebilir?
Ya alt tarafı bir transfer haberi!
Burhan Can Terzi örneği, aslında gazeteciler için büyük bir tehdidin varlığını işaret ediyor:
Haber yapmanın yol açabileceği sonuçların düşünüldüğü bir iklimde; yazmanın, çizmenin hatta yorum yapmanın sıkıntı doğurabileceği gerçeğine…
Gazeteci, iddia ortaya koyabilir.
Gazeteci, kulağına gelen bir şeyi süzgecinden geçirip, dillendirebilir.
Kendi öngörüsünü anlatan yorumlar da yapabilir.
Kaynağına güveniyordur kulis haber paylaşabilir.
Dedikodudan da haber üretenler vardır.
Haber denilen şey doğru da çıkabilir, hatalı da…
Yorumu tutmayabilir de…
Terazisi vicdanıdır. Sorumluluksa sadece kendisine aittir. Okurda karşılık bulur.
Ya da bulmaz.
Haber yanlıştır, asılsızdır, tutarsızdır demek yerine olayı mahkemeye kadar taşımak akıl tutulmasından başka bir şey değil.
Ama…
İşte TCK 217/A artık bu yolu açtı.
Peki, bu gibi hoş olmayan örnekler çoğalırsa gazetecilik mesleği neye dönüşür?
Gazeteci bir kere kafasında şunu sorgulayacaktır:
“Böyle haber yaparsam biri gidip acaba suç duyurusunda bulunur mu?”
İçini kemiren acabalarla haber ya da yorum yapıp yapmama korkusu yaşayacaktır. Sansürün en tehlikeli hali görünür olacaktır.
Kimse “yazma, konuşma” demez.
Fakat…
Gazeteci yazmaya, söylemeye, iddia demeye bile artık cesaret edemeyecektir. Otosansüre yönelecektir. Çünkü artık haberden önce kendisini ve ailesini düşünecektir.
Bu tehlikeyi yalnızca spor gazeteciliği açısından değerlendirmiyorum.
Ekonomiye bakan gazeteciyi…
Siyaset yazan gazeteciyi…
Yargı ve emniyeti takip eden gazeteciyi…
Bu garip durum, magazin haber yapanı bile ilgilendiriyor.
Çünkü gazeteci böyle çalışır.
Elbette gazeteci için her şeyin serbest olmasını kastetmiyorum:
Mesela hakaret veya iftira varsa…
Kasıtlı şekilde gerçek dışılık yapıldıysa…
O zaman hukuki sonuçlarına da katlanmak zorundadır.
Ancak bunun dışında olanlar gazetecilik işidir.
Korku kuşatmasıyla yaşamak gazeteci için tehlikeli bir eşiktir. O noktaya ulaşıldığında gazeteci ne yazık ki haber paylaşmaktan çekinir hale gelir.
Meselenin omurgasına gelecek olursam:
İtiraz ettiğim nokta şu:
Tabii ki, haberi doğru vermek çok önemli.
Ama…
Oldu ki yanlış çıktı.
O zaman eğip bükmeden zihnimdekini sorayım:
İddianın yalanlanması veya yanlış çıkması, hangi durumda cezai bir soruşturmanın öznesi olabilir?
Spor gazetecisi Burhan Can Terzi vakasına bu yüzden transfer dosyası olarak kesinlikle bakamıyorum.
Gerçek gazetecilerin yaptığı haber ve yorumların sınırı adliye koridorlarında, mahkeme salonlarında çizilemez. Belki de geçmişte itirazı çok olan bu kanun maddesinin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.
Gazetecinin sınırı vicdanıdır.
Sonrasında yeteneğini konuşturur.
Yıllar içindeyse izleyeni veya okuruyla bağ kurar.
Mesleki kariyerini yüceltecek ya da bitirecek olan da kendisidir. Çünkü onun yargılanacağı yer 50 metrekarelik salonlar yerine, okurun, dinleyenin veya izleyenin vicdanı olmalıdır.
12 Ağustos 2026

Yorum Yaz