Güneşi doğarken gördüğüm her sabah, benim için büyük mutluluk kaynağı.
Uyandığımda…
İçimden geçen ilk temenniyse aslında herkesinki ile aynı:
Sağlık ve huzur dolu bir gün olsun.
Sonrasında…
Elimi yüzümü yıkıyorum.
Mutlaka kahvemi demliyorum.
Bu arada cep telefonum adeta mıknatıs gibi, beni kendine çekiyor.
Elime aldığım an ilk aklıma düşen:
Acaba, geceden kim gözaltına alındı?
Tutuklanan var mı?
Savcılık, bilgisine başvurmak için yeni bir liste duyurdu mu?
Trol tipler, bu defa kimleri hedef gösterdi?
Gerçekten her sabah bu moddayım.
Bu haberlere meraktan ziyade, artık endişeyle bakıyorum.
Bu satırları yazarken bile…
Bir taraftan şunu düşünmeden edemiyorum:
Ülkede demokrasi olduğu söylenirken, her sabah yaşadığım bu duygu da neyin nesi?
Tuhaf bir çelişki!
Demokrasi sadece seçim zamanı sandığa gidip, oy vermek değil ki!
Hukukun üstünlüğü…
Kuvvetler ayrılığı…
Eşit yurttaşlık hakkı…
Azınlık haklarının korunması…
Şeffaflık… Hesap verebilirlik…
En fazla hoşgörü demek.
Üstüne bir şeyler yazacağım konuyu ise sona bıraktım:
Düşünce ve ifade özgürlüğü demek.
Sormak istiyorum:
İnsan denen canlı türünü nasıl tanımlarsınız?
Bilinci olan bir canlı dersiniz, doğru mu?
Doğru.
Farkında olmak, bize, düşünmeyi, karar vermeyi, tercihte bulunmayı sağlıyor.
İnsan düşünen, düşüncesini ifade eden, sorgulayan, şuuru olan bir varlıksa gerisi boş!..
Hele ki artık çağımızda bir fikri söylemek, yazmak bir haksa konuşmak yersiz.
Günlük yazılara başladığımdan beri kendime sık sık şu soruyu sorar oldum:
Düşünce ve ifade özgürlüğü anayasal hakkımsa neden günüme tedirginlikle başlıyorum?
Aynı soruyu, televizyonda haber sunarken de sorardım kendime.
Kuşkusuz…
Suçun maddi unsurları oluştuysa…
Toplanan deliller bunu kanıtlıyorsa…
Anayasa ve kanunlara uygunsa…
Sonuç olarak, adaletli ve adil bir karar verilir.
İtirazım yok.
Karşı olduğum husus:
Günlük ya da gün aşırı.
Kimi gazetecilerin, yorumcuların, köşe yazarlarının yahut sosyal medyada paylaşım yapan bazı insanların geçmiş ve bugün söyledikleri ve yazdıkları gerekçe gösterilerek çağrılmaları veya gözaltına alınmaları…
Bu durum, ne yazık ki sıradan hale getirildi!
Mesele sadece adliye binasına girip çıkmak olsa yine iyi.
Okuyanın, görenin kafasında oluşan duyguyu kendi adıma çözmeye çalışmak da ayrı bir ruhsal mesele.
Peki, duygu zamanla bir şeylere neden oluyor mu?
Ben de oluyor.
Düşüncelerimi ifade etmeye başladığımda, parmaklarıma otosansür uyguluyorum.
Bu his, bilhassa Erdoğan ve iktidarla ilgili makale ve denemelerimde beni fazlasıyla geriyor:
Yazıyorum.
“Yanlış yorumlanabilecek bir ifade var mı?” diye düşünerek, yüksek sesle okuyorum.
Neredeyse kelime kelime üstünden geçiyorum.
Türkçenin esnekliği sayesinde anlatmak istediğimi ifade etmeye çalışıyorum.
O anlarda kendime süreklilik önemli telkininde bulunuyorum.
Kimse, bana böyle yapmam gerektiğini dikte etmiyor.
Ama…
Kendimi, yapmak zorunda hissediyorum.
Otosansür, işte tam da bu.
Yoksa…
Konuşamayacağım.
Fikirlerimi yazamayacağım.
Paylaşamayacağım.
Maalesef koyduğum bu psikolojik sınır, sinir bozucu.
Çoğu yazımın son noktasını koyduğumda ise:
“Aman… Ne olacaksa olsun.” deyip, yazımı paylaşıyorum.
Meselenin omurgasına gelecek olursam:
Anayasada düşünce ve ifade özgürlüğü hak olarak tanınmıssa…
Eğer ben buna bilinçli olarak sansür uyguluyorsam…
Bunun adı tam demokrasi olamaz.
Benim için olsa olsa eksik bir demokrasi demektir.
Ya da otokontrollü demokrasi.
5 Ağustos 2026

Yorum Yaz