Bir dostum sordu: “Her gün yazacak bir konu bulmakta zorlanmıyor musun?”
Hayır.
Zorlanmıyorum.
Aksine yazmak, konuşmaktan daha keyif vericiymiş.
Son birkaç güne baktım, hep siyaset yazmışım.
İktidar.
Muhalefet.
Toplumsal gerginlikler…
Sıkıldım.
En nihayetinde tekrara sarıyorsunuz.
Ne yazabilirim diye düşünürken, İnstagram’da karşıma bir video çıktı.
Tebessüm ederek, birkaç kez sıkılmadan izledim.
İzlerken boğaza düğümlenen duygular hissettim.
Kendi geçmişime hızlı bir yolculuk yaptım.
Ardından…
Zaman üzerine zamansız bir yazı yazmaya karar verdim.
Videoda yıl 2001…
Altı lise öğrencisi; üç kız, üç erkek; hem dans ediyor hem şarkı söylüyorlar.
Şarkı, bir Barış Manço klasiği olan Ayağında Gümüş Halhal.
Solist bir erkek.
Diğer beşi ona vokallik yapıyor.
Erkeklerin daha bıyıkları terlememiş.
Toylar…
Kızların yüzleri pek masum, pek taze…
Hayatın çok çok başındalar.
Video, bir anda günümüze geliyor.
Karşımda aynı altı genç.
Ama…
Bu kez gençlik geride kalmış.
Hepsi, yetişkin birer kadın ve erkek olmuş.
Birinin saçı dökülmüş.
Diğerinin sakalları ağarmış.
Kızlarsa kadın havasına bürünmüş.
Olgunluk üzerlerine oturmuş artık.
Aynı yerde, aynı şarkıyı söylüyorlar; aynı hareketlerle…
Aynı sıcaklık hissini veren bakışlarıyla…
Bu anlattıklarım size ne düşündürdü bilmiyorum.
Ben şunu dedim:
Zaman gerçekten bu kadar hızlı mı geçti?
Önce ilkokul yıllarım aklıma geldi.
99 merdivenli okul yolu.
Ortaokul, lise seneleri…
Sınav telaşları, okulun basketbol takımı, haylazlıklarım…
Mezuniyetlerim…
Ya!
Nasıl geçti bunca yıl?
Simdiyse 58 yaşında orta yaş üstü biri olarak, kendi kendime soruyorum:
Hatırda kalanlar gerçekten hangi zaman diliminde yaşandı?
Sık söylenen bir söz vardır:
İnsan gençken zamanın kıymetini bilmiyor veya bilemiyor.
Hem bir tespit hem uyarı var cümlede.
Bu hatırlatma sözüne hiç katılmıyorum.
Zamanın kıymeti her dönem her zaman biliniyor.
Gençlik ve orta yaşa doğru hayatın yoğunluğu fazla…
Üniversite yılları…
İş başvuruları…
Bir mesleğe başlama heyecanı.
Yetinmemeler…
Kararlar…
Başka coşkular ekleniyor sonra hayata:
Sevgili yapmacalar…
Evlilik.
Sonra oluyorsa…
Çocuk veya çocuklar…
Daha o kadar çok şey sayabilirim ki!..
Hepsi akıp giden zamanın içinde gerçekleşiyor.
Zamanın değerini biliyorsun…
Ama…
Hızlı geçen zamanı izleyemiyorsun bile.
Esas kıymet bilmeyi belli bir yaşa geldiğinde anlıyorsun.
Ben öyle oldum.
Aydınlanma da diyebilirim.
Veya…
Farkına varma…
Geçmişte peşinden koştuğum birçok şey önemini yitiriyor:
Daha çok mevki.
Daha fazla maddiyat.
Zaman tünelinde sonsuz arzular…
Bunların yerine:
Kimseyle yarışmamak…
Sakinleşmek…
Değerli ve fark yaratacak anlar biriktirmek…
Eskiden zamanı, geleceği hazırlamak için harcardım.
“Şu an ne için harcıyorsun?” diye soruyorsan eğer:
Anın hakkını vermek, yerleşik alışkanlıklarımdan kurtulmak için.
Basit şeyler bile zamanın kıymetini bilmeyi hatırlatıyor:
Mutfağa girip ailem için lezzetli yemekler hazırlamak.
Dostlarla buluşmak.
Sakin bir köyde güne uyanmak.
Pazar alışverişinin gününü beklemek.
Mevsiminde dalından kopardığın inciri yemek.
Bazen sadece sessizliği dinlemek.
Ve fazlası…
Hikayesi olan çok şeyler…
Nedenini biliyorum?
Aslında her yeni gün azalan zaman oluyor.
Bu durumu, bu yaşlarımda güçlü idrak ediyorum.
Meselenin omurgasına gelecek olursam:
Hayat, ileriye doğru koparılan takvim yapraklarıyla yaşanıyor.
Zamansa aleyhimize çalışıyor.
Giden aslında hep ömürden günler oluyor.
Çünkü zaman, benim için de senin için de
yavaşlamıyor.
Ama…
Ona hatırlanacak bir şeyler vermek elimizde.
O zaman bence yapılması gereken:
Hayatın bir döneminde zamana gerçek değerini hissettirmek.
6 Ağustos 2026

Şebnem
Çok doğru 👍