Pazar günlerini hâlâ bir başka seviyorum.
Aslında emekliliğe terfi eden biri için haftanın her günü tatil günü gibi geliyor.
Yani…
Pazartesi ile pazar arasında benim için artık fark yok.
Hafta başı sendromuymuş…
Özlemle cumayı beklemekmiş…
Bu hislerin izleri bende tamamen silikleşti.
Ne var ki…
İnsan alışkanlıklarını kolay terk edemiyor.
Şöyle ki:
Cumartesi geldiğinde “yaşasın yarın pazar” diyorum.
Nedenini bilmiyorum.
Ama…
Bunu düşününce içimde küçük bir sevinç beliriyor.
Takvim yapraklarıyla işim kalmasa da kodlarım pazar gününü bekliyor.
Çünküsü şu:
Hafta içine göre daha geç kalkıyorum; canım kaçta isterse…
Hafta içi nasıl erkenciysem, pazar günüyse kalkış saatimi umursamıyorum.
O gün hiçbir iş yapmıyorum. Tamamıyla kendimleyim. Sorumluluklarımı o gün unutuyorum. Belki kendimi bir sonraki güne hazırlamak istiyorum:
Bahçenin bakımı… Hayvanların durumu…
Aksayan ya da bitirilmesi gereken işler…
Pazar günüyse başka…
Gün, bir kere en önemli ritüelle başlıyor:
Kahvaltı.
Bu yazıyı da sabah kahvaltıyı hazırlarken yazmaya karar verdim; basit ama içinde tebessüm barındıran bir pazar yazısı olsun istedim.
Pazar ritüelimiz tam bunu anlatıyor.
Aslında senin evinde de pazar kahvaltıları aşağı yukarı böyledir.
Benzer duygular…
Uzun sofra sohbetleri…
Bizimki gösterişli bir sofra değildir. Köy masası gibi düşün!
Masanın demirbaşı gevrektir.
Hani senin simit dediğin sey; biz burada ona gevrek diyoruz.
Bilemiyorum, belki birazcık daha kıtır kıtır olduğu içindir.
Elektrik veya doğalgazla ısıtılan şehir fırınlarının gevreğini tercih etmiyorum. Seferihisar’ın ayakta kalan tek odun ateşli fırınından alıyorum.
30, 40 yıllık vardır.
Yer, tek katlı, iki odalı bir evcikten fırına dönüştürülmüş.
Bir odada un çuvalları yığılı…
Hamur da burada karılıyor.
Fırın girişte…
Yer olmadığı için odunlar dışarıda muhafaza ediliyor. Zaten evcik yıkıldı yıkılacak gibi duruyor.
Üç beş yıla varmaz orası da mazi olur.
Gevreğin yanında beyaz peynir olur.
Ya da…
İzmir tulumu, çok iyi gider.
Reçel tüketmeyiz.
Bal yeriz. O da Marmaris Turgut Köyü’nden Datçalı’nın çam balı. Eksik olmasın her sene yeni kesimden gönderir. Peteklisi de gelir.
Bal kaymaksız olmaz. Gevreğin de güzel eşlikçisidir.
Yumurta bizim tavuklardan. Gerçekten özgür yaşarlar; gezerler, gölgede yatarlar, ağaçlara sıçrayıp meyvelerini kaçırırlar.
Hayatlarına müdahale etmeyiz. Korkutmayız.
O yüzden mutlu olduklarını düşünürüz, biz de mutlu oluruz.
Onları kolay kolay kesip yemeyiz.
Yumurtaları bizim için yeterlidir.
Ama…
Tabiatın diğer güçlü canlılarından elimizden geldiği kadar korumaya çalışırız; tilki, gelincik, sansar, kedi, atmaca veya bizim köpekler…
Yapmamız gerekenin bu olduğuna inanırız.
Pazar sofrasındaki zeytin yine bahçeden…
Zeytinyağı da öyle…
Dağ başındaki yalnız zeytinin tadı ne ise, bizdeki de o…
İlaçsız…
Zehirsiz…
Mevsimiyse; domates, biber, salatalık bizim bostandan sofraya gelir.
Dut, iğde, incir, mandalina, portakal, ayva…
Hep mevsimini bekler.
Zamanı geldiğinde masayı renklendirir.
Meselenin omurgasına gelecek olursam…
Biliyorum!
Aslında pazarın yalnızca adı var.
Pazar kahvaltısının da öyle…
Mesele verdiğimiz isim yada ifadeler değil.
Sevinci başka bir gün veya günlerde aramadan, yaşadığımız anın keyfini hissedebilmek.
Mutlu olmak.
Mutluluğu ileriye taşıyabilmek.
İyi pazarlar…
13 Eylül 2026

Armagan Portakal
Basit zevklerimize ben de şükrediyorum. Bunlardan keyif alabilme farkındalığımız var iyi ki.