Birkaç gündür en çok konuşulan ilçe Üsküdar.
Görünen, belediye başkanlığı koltuğunun el değiştirmesi.
Asıl mesele ise bunun nasıl gerçekleştiği!
En sondan başlayayım.
AKP koltuğu sonunda ele geçirdi. “Zafer” demem mümkün değil.
Çünkü zafer amansız verilen bir mücadelenin kazanımıdır.
Mücadelenin özünde:
İnanmışlık.
Adanmışlık.
Emek.
Ve
Alın teri olmalıdır.
Bunlar yoksa, hak edilmiş bir kazanç söz konusu olamaz.
Bence en uygun tanımlama “Ele geçirdi” demek.
Üsküdar halkına sorulmadan 42 meclis üyesinin oyuyla ilçenin başkan koltuğuna AKP’li bir isim oturtuldu.
Şimdi hikayenin başına dönüyorum.
Tutuklu başkan Sinem Dedetaş’ın, meşhur Üsküdar’ı 30 yıl sonra AKP’den almasına ne demeli?
İşte asıl zafer buna denir.
Çünkü halk yerleşik bir yönetim anlayışına “güle güle” dedi.
Sinem Hanım rakibine 24 bin oy fark atarak belediye başkanı oldu.
Bir gerçek de şu oldu:
Kaybedilen sadece bir ilçenin yönetimi değildi, Erdoğan da kendi kalesinde ağır bir yenilgi almıştı.
Bu yüzden “zafer” ile “ele geçirmek” arasındaki ayrımı önemsiyorum.
Açıklama yapmam gereğini hissettim.
Ancak…
2 yılda köprünün altından çok sular aktı.
Bugün Üsküdar ve benzer belediyelerdeki tabloyu nasıl özetlemeli?
Benim çıkarımım şöyle:
Muhalefet bu adayları nereden buldu?
Neden AKP’ye geçtiler?
Baskı, yıldırma var mıydı?
Ne karşılığında transfer oldu?
Bunlarla ilgilenmeyi zaman kaybı olarak görüyorum.
Göz ardı edemediğim gerçek şu:
Halkın yöneldiği merkez ile siyasi gücün toplandığı yerin artık aynı olmadığı.
Seçmen değişimi arzuluyor. Seçilmiş kimileriyse AKP’ye yakın durmaya çalışıyor.
Yani…
Kitleler geleceğe bakarken…
Politikanın içinde olan birileri bugünün şartlarıyla hareket ediyor.
Hepsinin gerekçeleri tek kalıptan çıkmış gibi aynı:
“Daha fazla hizmet…”
Bir an için doğru olduğunu varsayıyorum.
İyi de bir siyasetçi güçlünün tarafına geçtiğinde daha fazla hizmet edebileceğine neden inanır?
Sebep basit:
Kanımca iktidar partisinin siyasi ve ekonomik başarısından ziyade, devlet gücü ile parti gücü arasındaki sınırın silikleşmesi.
Şimdiye kadar 30’a yakın belediye AKP’ye geçmiş. 300’den fazla meclis üyesi de seçildiği partiyi bırakıp güçlüyü tercih etmiş.
Bana göre enteresan şekilde iki farklı siyasi akış yaşanıyor:
Birincisi seçmenin oyu muhalefete yöneliyor. Özellikle son yerel seçim bunun kuvvetli kanıtı oldu.
Peki, mevcut durum bugün de aynı mıdır?
Cevabını seçim olduğunda göreceğim.
Diğer akış, bazı seçilmişlerin tercihinin AKP’ye yönelmesi.
İlki büyük kitlelerin istikametini gösterirken…
İkincisi iktidarın çekim gücünü!
Aklıma takılan soru da şu:
Siyaset nereye doğru akıyor?
Muhalefete mi?
Yoksa…
İktidara mı?
Bu nedenle muhalefetten AKP’ye geçen her belediye başkanını veya meclis üyesini “Siyaset bize akıyor” diye yorumlamak doğru olmaz.
Bunu anlamanın sağlıklı tek bir yolu var:
Çeyiz sandığı değil.
Seçim sandığını kurmak.
Üsküdar’da halk tekrar sandığa gidip, yeni başkanı seçsin!
42 meclis üyesinin oyladığı bir seçimle mi?
Ya da…
Üsküdarlı seçmenlerin katılacağı bir seçimle mi?
Soruyorum:
Hangisi toplumun vicdanında daha adil ve kabul edilebilir?
Meselenin omurgasına gelecek olursam…
Ülkede ilke ve fikirlerden daha güçlü bir cazibe merkezi var.
O da iktidarın nüfuzu.
Bana kalırsa nüfuzlu bu iktidar, şu gerçekle yüzleşebilme cesaretinde olmalı:
Bir belediyeyi sandıkta rakibini ezerek kazanmak başkadır.
Meclis aritmetiği değişerek yönetimi ele geçirmek bambaşka bir yöntemdir.
AKP, Üsküdar Belediyesi’ni dört işlemle aldı.
Fakat…
Üsküdar halkının oyunu hâlâ almadı.
Aradaki muazzam fark da yarının siyasetini ve siyasetçisini belirleyecek.
9 Eylül 2026

Fehmi
Harika yorum teşekkürler