Bir mezuniyet videosu sosyal medyada viral oldu. Öyle ki birkaç dakikalık video anları, bazen bir kare fotoğraf ya da yalnızca özlü bir cümle sosyal bağlarımızı fevkalade özetleyebiliyor.
Yer Boğaziçi Üniversitesi. Felsefe Bölümü’den bu yıl mezun olan gençler için diploma töreni düzenleniyor.
Salon dolu…
Aşağıda aileler, öğrenciler…
Sahnede diplomaları dağıtan bölüm başkanı ile yan yana dizilmiş birkaç öğretim görevlisi…
Adı okunan genç emin adımlarla sahneye çıkıyor.
Önce yan yana duranların elini sıkıyor. Sıra diplomasını elinden alacağı bölüm başkanına geliyor.
Genç adam uzatılan eli reddediyor.
Belli ki diplomasını alıp sahneden inmek istiyor. Fotoğraf çekimine de izin vermiyor.
Genç kararlı…
Bölüm başkanı şaşkın ancak
saniyeler içinde karar verilmiş olmalı ki bunu kendine yapılmış saygısızlık olarak görüyor.
Hatta hakedilmiş diplomayı gasp edip, vermek istemiyor.
Güç gösterisi…
“Senden güçlüyüm, ben ne istersem o olur!”
Genç adam cüsseli.
Hak ettiği diplomanın verilmemesine kızıyor. Yılların emeği diploma ikilinin elleri arasında gidip geliyor.
O anlarda arkadakiler ise devekuşu misali davranıyor.
Biri kafasını çevirip alakasız bir yöne bakıyor. Bir diğeri “Neden buradayım?” der gibi uzaklarda kurtuluşu düşünüyor.
Gergin anların sonu şöyle bitiyor:
Bölüm başkanı pes ediyor. Genç diplomasıyla sahneden iniyor. Arkadakiler görünmez insan modunu sürdürüyor. Salondan sloganlar ve alkış sesleri yükseliyor.
Perde iniyor.
Peki çok izlenen görüntüler asıl neyi anlatıyor?
Yüksek tansiyonlu saniyeler, diploma krizinden öte yıllar içinde birikmiş duyguların özeti.
Mesele sadece tokalaşmama özgürlüğünü kullanmak veya aynı karede olmayı istememek değil.
Mesele saygısız öğrenci, inatçı bir akademisyen üzerinden de okunamaz.
Okunur ise hata olur.
Mesele bastırılmış öfke duygusunun rövanşını almak.
Bence cevabı vermemiz gereken en kritik soruda sıra:
Bu ülkede bazı kitleler neden öfkeli?
Sadece bu genç adam üzerinden anlatacağım.
Üniversitesinde iktidarın tepeden indirdiği bir rektör ile yıllarını geçirmiş.
Üniversitenin gelenek kodları ile oynanmış.
Hocaları okuldan uzaklaştırılmış.
Diplomayı kaptırmak istemeyen başroldeki bölüm başkanı da tepeden gönderilmiş biri. Öğrencilerin ona taktığı isim:
“Paraşüt!”
İlahiyat kökenli “paraşüt” akademisyen yaptığı doktorolarla belki kendi alanında başarılıdır.
Fakat günümüz Türkiyesi’de yalnızca kim olduğuna değil, nasıl göreve getirildiğine de bakılan bir dönemden geçiyoruz.
Kampüsün içine polis girmiş. İstenmeyen öğrenci kulüpleri yok sayılmış.
Genç, kendini baskılanmış, susturulmuş, haksızlığa uğramış, ötekileştirilmiş hissediyor.
Adam dolmuş!
Arada güven sıfırlanmış. Gencin tüm itirazı bunlara…
İlaveten stand-up sanatçısı Deniz Göktaş’ın yurdışı dönüşü gözaltına alınması, güldürerek düşündüren adamın ters kelepçe yapılması, mizahla gerçeği görünür kılan Deniz’in o fotoğrafının rövanş almak istercesine paylaşılması….
Bu genç öfke obezliğini zirvede yaşıyor.
Boğaziçi’ndeki birkaç saniyelik görüntü, bu ruh hâlinin dışa vurumundan başka bir şey değil.
Öfke ne kadar bastırılsa da kaybolmaz.
Aksine birikir.
Biriken içsel gerilim yeri gelir sandıkta patlar… O zamana kadar da uygun anda bir mezuniyet töreninde… Uzatılmayan bir elde… Sessiz bir protestoda…
Meselenin omurgasına gelecek olursam:
Ortada yabancılaşmış iki toplum görüntüsü var. Bu durum durup dururken ortaya çıkmadı.
Bunlar, 25 senelik yönetme tarzının acı sonuçları.
Sistematik şekilde taraflaştırılmış kitleler…
Tanıdığım Erdoğan iktidarı ve adamları geri adım atmaz veya yumuşatmak için el uzatmaz, hele ki ufukta seçim varsa…
Gergin ortam daha
gerginleşecek.
Bir taraf daha sıkacak, diğeri fırsat bulduğu her ortamda protestosunu gösterecek. Öyle ki verilen mesajlar bu genç adamın verdiğinden farklı olmayacak:
“Elini istemiyorum. Çünkü sana tahammülüm artık kalmadı. Benden uzak dur. Sen yoluna, ben yoluma…”
Ülkeyi bölen ne yazık ki tam olarak bu…
5 Temmuz 2026

Yorum Yaz