Diplomadan Çok Öfke Dağıtıyoruz

150 150 Fatih Portakal

Üniversite…

Beş kelimeyle tarif et deseler; bilim, sorgulama, eleştiri, vicdan ve özgürlük derim.

Cesaret.

Konuşmak.

Tartışmak.

Akılcılık.

Çoğaltmak mümkündür. Peki, sorulması gereken bir soru yok mu?

Bence var:

Üniversitelerimiz, bu pozitif özelliklerin kazandırılabildiği yerler mi?

Çünkü mezuniyet törenlerini görünce bu soruyu sormadan edemiyorum.

Bence hayır!

ODTÜ, Boğaziçi, İstanbul Üniversitesi bildiklerim. Görmediğim de çoktur. Buralarda g ençlerin diploma mutluluğundan ziyade siyasi duruşlar, sloganlar, protestolar konuşuluyor.

Bu eylemci gençlerin itirazlarında ortak nokta şu:

İktidarın baskıcı, yok sayan ve tek tipleştiren politikalarının karşısında olmak..

Üniversiteler özgür düşünce ve ifadenin merkezi ise öyle davranılması gerekiyor. Gençlerin itirazda bulunma hakkının önüne set çekilmemeli.

Sosyal medyada yeni bir mezuniyet töreni karşıma çıktı.

Ama farklı…

Bu kez yer, İstanbul’daki Yeditepe Üniversitesi’ydi. Diplomayı alanlar Hukuk Fakültesi’nin gençleri.

Görüntüyü defalarca izledim. Neyin protesto edilmek istendiğini tam anlayamadım.

Elbette varsayımlarım var:

Laik tarafa gönderme mi?

Bir kimlik farkındalığı mı yaratmak?

İktidara sübliminal bir mesaj mı vermek?

Ya da…

Bir insanın nasıl olması gerektiğini anlatan, ortak bir değeri hatırlatan sade bir pankart mı?

Mezun olan gençlerden biri, sadece kendisinin tuttuğu bir pankart açtı. Kur’an’dan bir ayet yazılmıştı:

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”

Dürüst olmayı anlatan bir ayet…

İyi ahlaktan bahseden Allah’ın bir sözü…

Pankartla birlikte, gösterilen tepki de çok konuşuluyor. Sosyal medya gündeminin ilk sıraları arasına girmeyi başardı.

İzleyenler yorum yapıyor.

Serti de var, yumuşağı da…

Pankartı açan genci, yazılan ayeti ve protestoları izlediğimde zihnimde beliren ilk soru şu oldu:

Mesele gerçekten pankart mı?

Yoksa!

Genç arkadaşın niyetinin ne olduğu tam olarak bilinmiyorken, pankartta yazılana tahammül edemeyen zihniyet mi?

Ülkede artık çok net bildiğim bir gerçek var.

Tahammül bilincimiz, yani hoşgörü kültürümüz eriyor.

Niyetler ne olursa olsun, farklı seslerin duyulması istenmiyor.

Mahalle kavramı gün geçtikçe daha yerleşik bir hâl almaya başladı.

Benim mahallem…

Senin mahallen…

Mahalleme gelme, senin mahallende işim olmaz.

Farklı düşüncenin konuşulmasını geçin, üzücü olan artık tehdit olarak görülmesi.

İyi de tahammülsüzlük iklimi kendiliğinden mi oluştu?

Hayır!

Yönetenler toplumun dilini hem etkiliyor hem de belirliyor.

İktidar söylemlerini sertleştirdikçe muhalefet de sertleşiyor. Üstelik bu bilinçli yapılıyor.

Ancak seviyesiz siyaset, toplumdaki gerilimi artırıyor.

Ve sonunda siyasetin kötülük saçan dili, toplumun normalleştirdiği dil oluyor.

Hoşgörüden uzaklaşıp nefrete doğru yol alıyoruz. Unutmayalım ki ikisi de bulaşıcıdır.

Yaşananları her gördüğümde bulaşanın ne yazık ki öfke olduğunu düşünüyorum.

Bunun ötesi, şiddete yönelen insanlar olacaktır.

Şu anda karşılıklı şiddet evresinde olunduğunu düşünmüyorum. Bulunduğumuz safhada:

Dinlemek yok.

Konuşmak yok.

Aynı ortamda bulunmak yok.

Toplum olma bilinci kaybediliyor.

Nereye kadar?

Meselenin omurgasına gelecek olursam:

Bugün ihtiyacımız olan çirkin dil değil.

Kutuplaştırmak…

Susturmak hiç değil…

İhtiyacımız olan; iyi, doğru ve dosdoğru olmak.

Adil davranmak ve tahammül göstermeyi bilmek.

O taraf ya da bu taraf… Herkesin dilinde demokrasi varsa, o da sırf sandığa gidip oy kullanmak olmamalı.

Demokrasi aynı zamanda farklı düşünceye anlayış gösterebilmektir.

Keşke üniversitelerimiz bugün sadece diploma değil, tahammül de dağıtabilseydi.

9 Temmuz 2026

  • 4

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak