Ankara, 7–8 Temmuz tarihlerinde önemli bir zirveye ev sahipliği yapacak.
NATO’nun liderleri, yani üye ülkelerin bir numaraları başkentte buluşacak.
Günler, abartmıyorum aylar öncesinden hazırlıklar başladı.
Tedbirler alınıyor.
Yasaklar uygulanıyor.
Gösteri, toplantı ve protesto hakkı yok.
Ama demokrasi var. Kontröllü.
Hassas bölgelere araç sokmayı bırakın canlı bile giremeyecek.
Kentin vitrini düzenleniyor.
Böyle zamanlarda ambalajı severiz.
Ambalajlı propagandayı da severiz.
Elbette NATO’nun Ankara’da toplanması önemli.
Dünyanın güvenliği konuşulacak.
Yeni tehditler masaya yatırılacak.
Yeni stratejiler tartışılacak.
Taze ortaklıklar belirlenecek.
Belki yeni bir vizyon ortaya çıkacak.
Türkiye de bu nedenle zirveyi önemsiyor.
Bunlar bir yana… Gelin dürüst olalım.
Zirvenin sonunda en çok neyi konuşacağız?
Alınan kararları mı?
Yayınlanan bildiriyi mi?
Yeni güvenlik konseptini mi?
Yoksa…
Trump’ın bir bakışını, bir çıkışını, bir cümlesini, hatta bir kelimesini mi?
Cevap belli.
Yine ABD Başkanı Trump konuşulacak.
Trump ne dedi?
Kime kızdı?
Hangi liderin yüzüne ne söyledi?
Kimi övdü, kimi yerdi?
Yanına kim oturdu?
Salondan nasıl çıktı?
Hangi tehdidi savurdu, hangi sürprizi açıkladı?
Kendini nasıl övdü?
O oluşumu ilgilendiren kararlar ise arka sıralara düşecek.
Adamın kişisel tavırları ve tartışmalı çıkışları manşetlere taşınacak.
Meselenin garip tarafı şu:
Herkes bunun farkında ama kimse bunun “normal olmadığını” yüksek sesle söylemiyor.
Dünyanın en güçlü ülkelerinden birinin başındaki kişinin, her hareketiyle öfkesinin, her anlık çıkışının küresel gündemi belirlemesi…
İnsana tuhaf geliyor.
Neredeyse küresel siyasetin kaderi kurumlarla değil, bir kişinin ruh haliyle şekilleniyor gibi.
Biz izleyenler için asıl soru belki de şu olmalı:
Neden bu tabloya katlanmak zorundayız?
Neden her uluslararası toplantıda liderler değil, tek bir kişinin ruh hali izleniyor?
Neden daha fazla haber niteliği taşıyor, daha çok izleyen çekiyor?
Gerçekçi olalım:
Trump bugün dünyanın seyrini etkileyebilen bir isim.
Bu yüzden onu görmezden gelmek mümkün değil.
Aklımiz hala kullanılır halde “mecbur kalmayı”reddedebilecekken, acıdır ki çaresizliğimizden dolayi akli melekeleri sorgulamaya açık bu isme mahkum bırakılıyoruz.
Meselenin omurgasına gelecek olursam:
Ve insan bazen düşünüyor:
Dünyanın milyarlarca insanı, tek bir kişinin bitmeyen magazinsel gösterisini izlemek zorunda mı gerçekten?
Bize de yazik!
1 Temmuz 2026

Yorum Yaz