Nasıl Ayakta Duruyoruz?

150 150 Fatih Portakal

44.3 milyon insan.
153 bin lira.
6.8 trilyon lira.
2025.
İlk 20.
10.
113 milyar lira.

Sanırım, sayıların ne anlama geldiğini merak ediyorsunuz?
44.3 milyon kişi Türkiye nüfusunun yarısı demek. Bu kadar insan hayatını devam ettirebilmek ve şekillendirebilmek için bankalardan kredi kullanıyor.
Borçlu her bireyin cebindeki bitmeyen yük miktarı 153 bin lira. Vatandaşın bankalara olan borç toplamıysa 6.8 trilyon Türk Lirası.

2025: Geçtiğimiz sene.
İlk 20 ise kurumlar vergisinde en yüksek beyanı yapan şirket sayısı.
10: Elde edilen kar üzerinden en fazla vergi ödeyen ilk yirmideki banka sayısı.
113 milyar lira ise sadece üç bankanın ödediği kurumlar vergisinin toplamı.

Size, 7 veriyle ülkedeki ekonomik durumun özetini aktardım. Hepsi resmi veri.

Kısaca, karşılığını yazdığım bu rakamların arkasında yaşanmakta olan, ama
Acaba nasıl yaşanıyor?’ sorusunu sorduğum fazlasıyla gerçek hayatlar var.
Evin kira ve aidatı.
Ya da kredi taksidi.
Elektrik, su, doğalgaz faturaları…
Market ve pazar alışverişi…
Ulaşım harcamaları…
Eğitim giderleri…
Sağlık…
Ve yapılabiliyorsa özel harcamalar; tatil yapmak, sinemaya gitmek, dışarda yemek, içmek, kitap almak gibi.

Bu durumdaki biri, ayın sonunu nasıl getiriyor olabilir?
Ya ucu ucuna…
Yetmediği yerde eşe dosta müracat ederek…
En sağlamı, bankaların kapısını çalarak…
Bordroyu veya gerekli teminatı verdikten sonra, hangi banka para isteyen müşteriyi reddedebilir ki.

Kredi kartından ihtiyaç kredisine, konuttan araca kadar her şeye kredi veriliyor. Banka para basmaz veya üretmez.
Faiz vererek senden benden para toplar.
Topladığı parayı ihtiyacı olana kredi vererek yani satarak çarkını döndürür. Aradaki faiz farkı kârıdır. Havale, EFT ve komisyonlardan gelen hizmet bedellerini saymıyorum.

Ekonominin zor durumu bankaların kârını adeta şahlandırıyor.
Gelir yetmiyor, bankaya müracat ediliyor. Kredi kullanılıyor.
Çünkü yıkılmamaya çalışılıyor.
Banka iyi kazanıyor.
Devlet vergiden kasasını dolduruyor.
İyi de vatandaş neden kazanamıyor?
İşin kötü tarafı, paranın geleceğin gelirinden harcanıyor olması. Bu yüzden iki yaka bir araya gelemiyor

Borçlanmak kelimesi korkutsa da, ne için borç para alındığı önemli?
Ev veya yazlık satın almak için olabilir. İş kurmak adına bankaya gidilebilir.
Ya da başka bir yatırım için…

Ama…

Yaşam standardını yükseltmek yerine, ayakta durabilmek için oraların kapısı aşındırılıyorsa, tehlike büyük demektir.
Çünkü borç azalmayıp artacaktır.
Bu da bankalardan daha fazla ödünç para almak demektir.

Yine bir soruyla okur olarak seni de işin içine katayım.
Benimle düşün:
Türkiye’de bu durumda olan insan sayısı az mıdır?
44.3 milyon yurttaş bunun kanıtı.
Peki, böyle bir çarkın içinde hayat nasıl sürdürülebilir?
İşte bu soruya nasıl cevap verildiği önemli.

“Mucize!”
Bu durum mucize ile açıklanamaz.
Bu sistemde:
Devlet kârlıysa…
Banka kendini cennette sanıyorsa…
Vatandaş mutsuzsa…
Büyüyen bir ekonomi içinde refah hissedilemiyorsa bu bir çelişki değil midir?
E peki, bunun izahı nasıl olacak?
Bazen sorularımla beynimi zorlayıp, ona acı çektirdiğimi düşünüyorum.
Çünkü sorduğum soruya okurdan önce fikir sunmak zorunda hissediyorum kendimi. Zaten okur da bunu bekler.

Bence düzenin nasıl işlediğine bakmak gerekiyor!
Eğer düzen denilen bu yapı, hayatımı kolaylaştırmak yerine, ayakta kalma koşullarımı her gün zorlaştırıyorsa bu düzen kime fayda sağlıyor?

Meselenin omurgasına gelecek olursam:

Maalesef ülkemizdeki düzenin bir uyumu yok.
Bundan mutlu bir kesim mutlaka var.
Fakat….
Bereket denilen bolluktan nüfus dengeli faydalanamıyorsa, sistem bozukluğunu sürdürüyor demektir.
Yönetenler, geçen çeyrek asırda da bu bozukluğu gideremedi.
Ne kadar sabredilir sorusunu sormak, bana göre artık yersiz. Doğru olan “Neden böyle?” diye sorgulamak.

Hâlâ düzeleceğine inananlar vardır.
Benim inanabilmem için önce rakamların düzeldiğini görmem gerekiyor.
Ardından rakamların gerisindeki gerçek hayatları görmeliyim.
Eğer o hayatların içindeki insanlar, “Böyle ayakta durmak yaşamak mı?” sorusunu sormaya devam ediyorlarsa, iyiye giden bir şeyler olduğuna inanamam…

15 Ağustos 2026

  • 7

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak