Önleyici Müdahale Nedir?

150 150 Fatih Portakal

Önce ilkini gördüm.
Sonra diğeri çıktı karşıma.
Aynı gün, iki farklı haber.
İçeriklerini okuduğumda ikisi de muhalif dedim.
Ancak…
Yazının bakış açısını muhaliflere baskı üzerine kurmak; bana, hem basit geldi hem kolaycılık gibi göründü.

Detaylara göz attığımda başlıktaki adlandırma zihnimde parladı:

Önleyici müdahale…

Bununla şunu demek istiyorum:
Bu yazımda sadece neyin yasaklandığını anlatmayacağım.
Esas paylaşmak istediğim, bir şeyin ortaya çıkmadan evvel neden engellenmek istendiği.
Ya da… Bendeki algısı.

Biri sahnede stand-up gösterisi yapıyor.
Daha doğrusu bir süre öncesine kadar aktif olarak yapıyordu; siyasetin mizahını yaparak bir şeyleri kendince izah ediyordu.
Şu an cezaevinde.

Diğeri ülkede siyaset yapan isimlerden.
Daha doğrusu isimlerdendi.
Koca bir şehri yönetiyordu.
Ülke meselelerine de çok dalıyordu.
O da pasif durumda…
Bir buçuk yıldır mahpusluk yaşıyor.

Biri komedyen Deniz Göktaş.

Diğeri İBB soruşturmasından yargılanan, ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu.

İkisinin de yaptıkları iş tamamen farklı.
Biri sahnede mizah yapıyor.
Öbürü savunmasıyla birlikte cezaevi günlerini kitaplaştırıyor.
Ama…
Bana göre bugünlerde yaşadıkları ortak bir tanımla açıklanabilir:

Önleyici müdahale.

Deniz Göktaş, 3 Temmuz’da cezaeviyle tanıştı. Oyunu, ‘Ölü Deniz’ deki şikayet edilen bazı bölümler nedeniyle.
İki suçlama vardı:
Cumhurbaşkanı’na hakaret.
Halkı kin ve düşmanlığa tahrik.

Mahkeme, Cuma günü tahliye kararı vermiş.

Normalde serbest kalması gerekiyordu.
Meğer hikaye sonlanmamış. Hapishane kapısından çıkamadan, SEGBİS aracılığıyla yine hâkim karşısına getirilmiş.

Bu defa suçlama:
Suçu ve suçluyu övme.

Nedeni?
Aynı oyundan bir bölüm.
Bildik bir mafya ismi üzerinden aslında hiciv yapıyor.
Benim anladığım mafyayı övmüyor.
Zaten kim yasadışı bir düzene olumlu bakabilir ki!
O, tehlikeli yapıların yeşerip geliştiği yozlaşmış düzeni eleştiriyor:
Yönetenleri…
Siyasetçileri…
Bürokratları…

Sanatçı ise savunmasında diyor ki:
“Suçluyu övmedim, mizahi eleştiri yaptım.”

Cezaevi kapısından
çıkamamanın gerekçeleri de var:
Delilleri karartma şüphesi!
Yurt dışına kaçma ihtimali.

Burada önemli nokta; tahliyeye rağmen taze bir suçlamayla oradan çıkamamak.

Öbür isimdeyse durum özetle şu:

İmamoğlu, Silivri’deki odasında el yazısıyla bir kitap kaleme alıyor.

İsmi; ‘Millet Şahidimdir’.

Anlatıya göre içeriği duruşmalarda yaptığı savunmalar…
Belli ki amacı, bu sayede yaşadıklarını topluma anlatmak.

Hikayede ilginç taraf; sulh ceza hakimliğinin devreye girmesi. Kitabı basıp, dağıtacak Kırmızı Kitap Yayınevi’ne iki gün önce tebliğ yapılıyor.

Kitabı basmak…
Basılı örnekleri bulundurmak…
Dağıtmak…
Ve satmak…
Kanunen yasaklanıyor.

Düşünsene.

Kitap, daha insanların eline geçmeden toplatılıyor.

Şimdi, sana soruyorum:
Bu iki olayda yaşananlar birbiriyle kesişmiyor mu?

Birine tekrar mahpusluk yaşatılarak sahneden uzak tutuluyor.
Diğerinin ise yazdıkları daha basıma girmeden engelleniyor.

Peki, mesele hakikaten söylenen sözler ya da A4 kağıdına yazılanlar mı?
Yoksa…
Topluma ulaşmasından çekinilmesi mi?
Bir şeyler görünür olduğunda yaşanabilecek içsel huzursuzluk mu?

Bugünlerde üzerine daha fazla cümle kurulan bir kavram var:

Demokratik toplum.

Basit bir ifadeyle; herkesin konuşabildiği, düşüncesiyle cezalandırılmadığı toplum.

Bu yapıya sahip bir toplumda eleştiri hakkı tehdit olarak görülmez.
İtiraza itiraz yapılır.

Eğer bir komedyen yönetenleri mizahla sorguluyorsa cevap verilir.
Muhalif bir siyasetçi cezaevinde duyulsun diye bir kitap yazdıysa ölçülü karşıt görüş ona göre olur.

Merak ettiğim bir konu daha var.
Eleştirinin sınırını kim çiziyor?
İtiraz hakkının ölçüsü kim tarafından, nasıl belirleniyor?
Suç olup olmadığına hangi bakış açısıyla karar veriliyor?
Can alıcı soruyu sona bıraktım:
Muhalif bir tepki, kitlelere ulaşmadan neden sınırlandırılıyor?

İyi de nerede kaldı konuşma hürriyeti?
Okuma serbestliği?
Anayasal güvenceler?

Ekrem İmamoğlu’nda da, Deniz Göktaş’ta da gördüklerim ve hissettiklerim maalesef bunlar; sahnenin susturulması, kitaba bile dönüştürülmeden toplatılması.

Meselenin omurgasına gelecek olursam:

Demokratik toplum olma hedefine sanal duvarlar örerek ulaşılmaz.
Onlar sadece hissedilen endişelerin geçici olarak duyulmasını engeller.

İşte önleyici müdahale dediğim sey, sırf susturmakla kalmıyor insanların seçme özgürlüğünü de bilinçli olarak etkiliyor.

Bana kalırsa olması gereken, neyin doğru neyin yanlış olduğunu toplumun kendi aklı ve vicdanıyla değerlendirmesidir.

Çünkü demokrasi benim adıma birilerinin karar vermesi değil, kendi irademle düşünüp karar alabilmemdir.
Haksız mıyım?

29 Ağustos 2026

 

 

 

 

 

 

 

 

  • 5
2 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak