Türkiye en geç 2028 baharında yeniden sandığa gidecek.
Sürpriz olmazsa…
Bir erken seçim kararı çıkmazsa…
Siyasetin hesaplarını değiştirecek olağanüstü bir mesele yaşanmazsa…
Yaklaşık iki yıl gibi görünüyor. Şartların değişmeyeceğini varsayarsak, 730 gün boyunca aynı soru önümüzde olacak:
Sorun, iktidarın gitmemesi mi? Muhalefetin gelememesi mi?
Çünkü her gün, sıradışı sürprizlere açık bir sahneye bakıyoruz.
25 yıldır ülkeyi yöneten bir iktidar var.
Bir neslin büyüyüp yetişkin olduğu zaman dilimi.
Emzikli halden diplamaya, taytaydan kendi ayakları üzerinde durmaya kadar uzanan süreç!
Bu kadar uzun bir zamanın sonunda ülkenin ekonomisinin, eğitim sisteminin, adalet duygusunun, refah seviyesinin, insan haklarının, canlılara duyulan saygının, çevre sevgisinin çok daha iyi noktada olması beklenir.
Haksız mıyım?
Üstelik yıllardır yetki de sorumluluk da aynı eldeyken…
Buna rağmen hayat pahalılığı konuşuluyor.
Adalet hakkında iyi konuşulmuyor.
Gelecek kaygısı konuşuluyor.
Gençlerin umudu konuşuluyormuş gibi yapılıyor.
Yani sorunlar bitmiş değil.
Fakat “parti devleti” konumuna evrilmiş iktidar ise hâlâ oyunun en güçlü oyuncusu.
Burada insanın aklına şu soru geliyor:
Bir iktidar, 25 yılın sonunda hâlâ kazanabiliyorsa sorun ne kadar onlarda olabilir?
Muhalefete dönüp
bakıyorsunuz.
Ana muhalefete.
O kadar çok bir tarafı varki:
Bir tarafta mahkeme süreçleri.
Yolsuzluk iddiaları…
Bir tarafta fikirlerini ve geçmişini satıp gidenler…
Bir tarafta parti içi hesaplaşmalar, liderlik tartışmaları.
Yine başka tarafta geri kalanların bitmeyen koltuk kavgaları.
Vatandaşın karşısındaki manzara bu.
Ülkeyi yönetmeye talip olan bir parti önce kendi içindeki kamaşa ve kargaşayı çözmek zorunda değil mi?
Seçmen de bunu sorguluyor zaten.
“Hadi mevcut iktidardan memnun değilim…”
“Peki yerine kimi koyacağım?”
İşte cevap aradığı yer burası.
Hükümsüzlük kararıyla koltuğa oturtulan zat için mesele ise artık başka bir noktada;
orada sadece oturmak.
Siyasette bazen kaybedersiniz.
Bazen de kaybettiğinizi kabul edemezsiniz.
Bugün Söğütözü, 9 Eylül caddesi 12 numaralı binanın etrafında dolaşan bir siyasi hikâye izliyoruz.
Seçmen çoktan başka yere bakmaya başladı.
Bir kez umut satarsınız.
İkinci kez de satabilirsiniz.
Ama üçüncü kez aynı ürünü aynı ambalajla pazarlamak artık nostaljinin alay konusudur.
Bence tartışmanın merkezinde entrikacı ve umut yok edici adam olmamalı.
Asıl mesele muhalefet seçmeninin, bu iktidardan bıkanların ruh hali.
Çünkü bu kitleler, AKP iktidarından memnun değil.
Ekonomiden de.
Güvenliğinden de.
Kazanımlarından da.
Gidişattan hoşnut değil.
Yazık ki, umut aradığı yerde de netlik yok.
Sıkışmış durumda.
Ana muhalefete sahip mi çıksın?
İstikametini başka partilere mi yöneltsin?
Yoksa bütün bu karmaşaya bakıp sandıktan biraz daha mı uzaklaşsın?
Belki de önümüzdeki seçimin kaderini belirleyecek olan şey ekonomi kadar hissiyatlar olacak:
Kararsızlık.
Tereddüt.
Ve yalnızlık.
Veya inadına sahip çıkmak.
“Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”sloganında olduğu gibi.
Meselenin omurgasına gelecek olursam:
Bence ülkedeki günümüz siyasetinin en zor sorusu şu:
Çünkü cevap muğlak.
Sorun iktidarın gitmemesi mi?
Yoksa muhalefetin gelememesi mi?
Seçmenin cevabını en çok aradığı soru hâlâ bu.
5 haziran 2026

Yorum Yaz