Geçenlerde bir arkadaşımla karşılaştım. Ayaküstü sohbet ederken sordu: “Ne yapıyorsun? Çalışıyor musun?”
“Hayır,” dedim.
“Emekli oldum.”
Gülümsedi.
“O zaman artık hayatı yakalamaya çalışıyorsun.”
“Evet,” dedim.
“Uzun zamandır onu yapıyorum, hayatın tadını çıkarma gayratindeyim.”
Benim gibi belli bir yaşa ulaşıldığında para pul, mevki makam değil; kalan yılların hesabı yapılıyor.
Yıllarca çalışıyoruz.
Kendimizi hırsla, tutkuyla işimize bağlıyoruz.
Riskler alıyoruz.
Sorumluluklarımız oluyor.
Koyduğumuz hedefleri yakalamaya çalışıyoruz.
Hayatın içinde tempolu koştururken, yaşamayı da koşturmak sanıyoruz belki!
Bizler çoğunlukla koşuşturma tarafında olanlarız.
Oysa ikisi aynı mı?
Değil!
Yaşamak başka.
Koşturmalı yaşamak başka.
Peki yaşamak ne?
Benim için önce sağlıklı bir beden.
Uyandığımda bedenimin bana zorluk çıkarmaması.
Dizlerimin ihanet etmediğini görüp mutlu olmak.
Kendime bakmak; iyi görünüyorsun cümlesini duyup; içimden “fena değilim işte,” demek.
Sevdiklerimin sesini işitebilmek.
Bunlar sıradan şeyler gibi görünüyor.
Ta ki eksiliğini duyana kadar.
Sonra zihinim geliyor.
Sürekli hesap yapmak zorunda hissetmemek…
Her günün sonunda birileri için değil, kendim için de yaşamak…
Başım yastıktayken içimden mahkeme kurmamak…
Yaşamın beraberinde getirdigi yükleri hafifletmek…
Sonra dostlar, arkadaslar geliyor.
Aslında hep orada olan, ama tembellikten zaman ayırmadığın insanlar…
Bir masanın etrafında edilen sohbetler…
Nefes almak, insanın hayatta kalmasının ilk adımı.
Metabolik ihtiyaç.
Peki, insan için nefesin sonrasındaki hayat!
İnsan, bağ kurarak yaşıyor.
Paylaşarak büyüyor.
Hatırlanarak iz bırakıyor.
Gözden kaçırılan hayatı yaşamak bu aslında;
yeni yerler görmek, taze lezzetleri duyumsamak, daha önce gidilmeyen bir şehirin bilinmedik sokağında yürümek, bir sahilde banka oturup boşluğa bakmak; karşı yakaya kendini ışınlamak.
Her seferinde, dünyanın güzel bir gezegen olduğunu aklına getirmek.
Yaşamdaki rutinler maalesef insanın görüşünü daraltıyor.
Her gün aynı saat.
Değişmeyen yol.
Benzer telaşlar.
Bir süre sonra birbirini tekrar eden günler… Bu anda insanın kendine dönüp “Ben gerçekten yaşıyor muyum?” diye sorması gerekiyor.
Yoksa…
Sadece görevlerimi mi yerine getiriyorum?
Çünkü modern çağın dayattığı kalıp şu:
Nasıl yetişilecek?
Ne kadar kazanılacak?
Hangi koşullarda rekabet edilecek?
….
Peki, bu sistem nasıl yaşayacağımızı öğretiyor mu?
Hayır.
Meseleyi, kazanırsan hayatta kalırsına getiriyor.
O yüzden yaşamayı da çoğu zaman erteliyoruz.
Haftaya…
Seneye…
Emekliliğe…
Daha uygun bir zamana…
Uygun zaman diye bir şey yok!
Takvim ilerliyor.
Bu satırlar okunurken bile zaman geçiyor.
Amaç, dayatılan bu çarkın içinde kendini kaybetmemek.
Tamamıyla başkalarının yazdığı rollerin içinde sıkışıp kalmamak.
Görevleri hafifletmek.
Kendi hikâyene yer açıp, iz bırakacak eylemlerde bulunmak.
Meselenin omurgasına gelecek olursam:
Mutluluk uzağımızda değil; anların içinde saklı.
Yaşamak güzel!
Ama bunun için önce hayatı ertelemeyi bırakmak gerekiyor. Çünkü günün sonunda mesele kaç yıl yaşandığı değil.
O yılların zevk alarak ne kadarının yaşanabildiği.
19 Ağustos 2026

Derya
Ne kadar doğru hepsi,her satırınıza en içten duygularımla katılıyorum.
Sevgiler.